Malavita: Belalı Tanık – The Family

Malavita: Belalı TanıkLuc Besson sıra dışı aksiyon filmleri ile tanınan bir isim. Taşıyıcı ve Taksi bunların en açık örneklerinden. Filmin konusunun sıra dışı olmasının yanında filmler yer alan karakterler de yerinde ise biraz uçuk oluyor. Luc Besson, Malavita: Belalı Tanık filminde ise uçuk karakterlerden bir aile yaratmış.

Filmde Robert De Niro’nun canlandırdığı Giovanni Manzoni yada tanık koruma programındaki adı ile Fred Blake tanık koruma programı dahilinde ailesi ile sakin bir kasabaya yerleşirler. Ele verdiği peşlerindeki İtalyan mafyasından gizlenmek için sakin bir hayat yaşamaları gerekir fakat bu genlerine aykırıdır. Fred Blake normal vatandaş olarak ona pek saygı gösterilmemesi üzerine Giovanni Manzoni yollarını deneyerek işlerini halleder. Karısı dedikodulara kızar ve marketi havaya uçurur, oğlu ise onun yolunda giderek okulda tüm pis işleri yapmaya başlar, kızı ise normalleşmeye en yakın kişidir ve aşık olmuştur.

Tabi işler bu noktaya gelmesine rağmen dikkatleri üstlerine pek çekmezler ama kaderin inanması zor bir oyunu ile İtalyan mafyası onları bulur ve öldürmek için onları ziyarete gelirler. Böyle olunca da işler tamamen değişir ve aile yeniden kendileri olmaya karar verirler.

Filmin oyuncu kadrosu gerçekten mükemmel. Rebort De Niro ve Michelle Pfeiffer başrollerde yer alıyor. Tommy Lee Jones, Vincent Pastore ve Jon Freda gibi usta isimlerde onlara eşlik ediyor.

Aynı Yıldızın Altında – The Fault in Our Stars

Aynı Yıldızın Altında - The Fault in Our StarsJohn Green’in unutulmaz aşk romanı Aynı Yıldızın Altında sonunda beyazperdeye uyarlandı ve sevenleri ile buluştu. Kitap büyük beğeni toplayıp çok ses getirince film kaçınılmazdı zaten ama yapımcılar daha fazla para kazanmak için maliyeti olabildiğince kıstılar. Tecrübesiz bir yönetmen ile çalıştılar, oyuncu seçimlerinde pek tecrübesi olmayan isimleri seçtiler ve yaklaşık 12 milyon dolara filmi çekmeyi başardılar. Türkiye için bu para büyük olabilir ama Hollywood için ve böyle bir kitap için gerçekten çok az. Öyle ki film sadece açılış haftasında dünya çağında yaklaşık 100 milyon dolar gişe hasılatı yapmayı başardı. Yani daha ilk haftadan neredeyse on katını çıkarttı ve ilerleyen haftalarda bu çok daha fazla artacak.

Filmin baş rolü olan Hazel karakterini bir ara Grinin Elli Tonu için düşünülen Shailene Woodley oynuyor. Gus karakterini ise Ansel Elgort canlandırıyor. İkisi de rolünü gerçekten güzel oynuyor. Shailene Woodley masumiyeti, Ansel Elgort ise gülümsemesi ile iş yapıyor diyebiliriz.

Filmin konusu hemen hemen kitap ile aynı. Senaristler sadece ufak oynamalar yapmışlar. Van Houten ile karşılaşma değişmiş, sonu kısaltıp farklı bitirmişler, Hazel ve Gus’un tanışması biraz değişmiş. Bu tarz ufak değişiklikler dışında her şey aynı. Eğlenceli ve komik başlayan film hüzünlü bitiyor ve neredeyse insanı ağlatıyor.

Hazel ve Gus ikiside ölümcül hastalığı olan iki genç. Destek gurubunda tanışıyorlar ve aşık oluyorlar. Hazel’in en büyük tutkusu Van Houten’in kitabı ve kitabın devamını merak ediyor. Gus ona yardımcı oluyor ve Hazel sonunda Amsterdam’da bir buluşma ayarlıyor. Fakat parası olmadığı için gidemiyor ama Gus son dilek hakkını onun için kullanıyor ve ikili Amsterdam’a gidiyor. Van Houten ile tanışma çok kötü geçiyor fakat ikili romantik Amsterdam’da aşklarını farklı bir boyuta getiriyor. Geri döndüklerinde ise acı gerçek ile yüzleşiyorlar…

Kaptan Amerika: Kış Askeri

Kaptan Amerika: Kış AskeriDiğer Marvel süper kahramanlarına baktığımızda belki de en sönük kalanı Kaptan Amerika. Soğuk savaş döneminde milliyetçi duygular ile yaratılmış bir kahraman Amerika dışında hiç ilgi görmedi. Normalden daha güçlü olan bir Amerikan askeri profili çizerek askeri propaganda gibi sunmaları buna rağmen devam ediyor diyebiliriz.

Kaptan Amerika Kış Askeri filmi çıkarken en ilginç reklam filmin gelmiş geçmiş en iyi Marvel filmi olduğuydu. Hatta Chris Evans ve Scarlett Johansson bile röportajlarda bunu belirttiler fakat bunu söylerken yüz ifadeleri yapımcıların bunu onlara söylettiği ve kendilerinin de buna pek inanmadığını gösteriyordu. Zaten film vizyona girdikten sonra bunun ne kadar saçma bir reklam kampanyası olduğu da ortaya çıktı.

Filmde Yenilmezler filminde tanıdığımız SHIELD birliği saldırıya uğruyor ve Samuel Jackson’un canlandırdığı Nick Fury’yi ilk kez bir aksiyonun içinde görüyoruz. Bu kadar üst düzey birinin bu kadar üst düzey bir araç içinde saldırıya uğraması ve etrafında ona yardım edecek kimsenin olmaması, polisin bile, gerçekten ilginç bir senaryo anlayışı diyebiliriz.

Tabi Nick Fury kurtuluyor ve soluğu Kaptan Amerika’nın yanında alıyor. Ona fazla bir şey söyleyemeden ölüyor. Kaptan Amerika birden bire hain ilan ediliyor ve dışlanıyor. Ona tek yardımcı olan isim Kara Dul oluyor.

Karşısında kendisi gibi olan Kış Askeri var. Eski bir dostu ve o yüzden ilk başlarda öldürmüyor araklarına yatılarak film uzatılıyor. Sonunda her şeyin ardındaki ismi öğreniyorlar ve bir savaş başlıyor. Klasik bir sonla da film bitiyor.

Para Avcısı – The Wolf of Wall Street

Para Avcısı - The Wolf of Wall StreetFilmler gerçek hikayelerden esinlenilerek yazıldığında daha güzel oluyorlar. Özellikle hikaye bire bir doğruysa ve filmdeki karakterler hala hayattaysa işler iyice ilginç hale geliyor. Para Avcısı – The Wolf of Wall Street filmini tam böyle bir film.

Filmin yönetmeni olan Martin Scorsese’yi tanımayan yok artık. Bu tarz filmlerin en iyi yönetmenlerinden bir tanesi. Başrolde de Leonardo DiCaprio var. Ona son zamanların yükselen yıldızı olan Jonah Hill var. Adam bu tarz yan rolleri mükemmel oynuyor diyebiliriz.

Film genel olarak aksiyon, komedi, biyografi, erotik, macera ve dram karışımı diyebilirim. Filmde gerçekten çok fazla erotik sahne var ve bazıları oldukça da itici. Hele filmin başındaki sahne sizi neyin beklediğini çok güzel özetliyor aslında. Eğer bu tarz sahnelerden çekinmiyorsanız filmin genel konusu gerçekten güzel.

Adam borsacı ve işi ustasından öğreniyor. Fakat bir gün borsa çöker ve işsiz kalır. Uzun süre iş bulamaz ve borsanın en dibi olan yeni ufak şirketlerin hisselerinin satıldığı ve kar payı çok yüksek olan bir işe girer. Kelime oyunları ile satmayı çok iyi bildiği için bir anda çok büyük paralar kazanır ve kendi şirketini kurmaya karar verir. İşçilerine de nasıl satış yapması gerektiğini öğretir ve milyon dolarlar kazanan biri haline gelir. Tabi bunu yaparken seks, uyuşturucu ve kumar işin içinde yer alır. Bu kadar hızlı para kazanınca da FBA soruşturma başlatır ve tabi sonunda enselenir.

Hikaye basit olarak böyle. Yaşananların bazıları gerçekten çok komik. Bazılarına ise insan inanamıyor. Bunun dışında oyunculuk da mükemmel diyebilirim. İzlemeye değer bir film.

RoboCop

robocop-filmEski filmlerin tekrar çekimleri hızlı bir şekilde devam ediyor ve RoboCop da bu yüzden yeniden aramıza geri döndü fakat hayal kırıklığı yarattı diyebiliriz.

RoboCop hikayesini bilmeyen yok. 1980lerin sonu ve 1990ların başına damgasını vurmuştu. O zaman da yapımcılar ilk filmden sonra iyice saçmalamaya başlamışlardı zaten.

Böyle güzel bir konusu olan filmi günümüz teknolojisi ile birleştirip hem görsellik olarak hem de konu zenginliği olarak güzel bir film ortaya çıkartılabilirdi fakat yapımcılar sadece para para para dedikleri için ortaya ucuz bir film çıkmış. Nasıl olsa RoboCop hayranları çok fazla, nasıl olsa sinemaya gidip görmek isteyecekler, ucuz bir şey atalım ortaya kazancımıza bakalım demişler.

Robot üreten ünlü şirket Amerika dışında her yerde robot satar fakat nedense Amerika’lılar kendi evlerinde robot istemezler. En büyük pazarı bu yüzden kaçıran şirket de alternatif yollar aramaya başlar. Akla ilk olarak yarı insan yarı robot fikri gelir fakat bunun için istedikleri kişiyi bulamazlar. Tam bu sırada kahraman bir polis memuru bombalı saldırıya uğrar ve vücudu param parça olur. Şirket için robot bir kahraman polis fikri iyi gelir ve hemen işlemlere başlarlar. Sonunda RoboCop ortaya çıkar ve Amerika’lılar onu çok sever. Fakat duyguları ile hareket etmesi şirketin pek hoşuna gitmez. Çünkü kendi katillerini bir gün içinde ortaya çıkartır ve dahası polis bölümünün en tepesine kadar gider soruşturma. Bunun üzerine yok edilme kararı alınır fakat bu o kadar kolay olmaz.

RoboCop’u gerçekten seviyorsanız filmin DVD’sini bekleyebilirsiniz yada kiralayıp evde izleyebilirsiniz. Pek bir şey kaybetmeyeceksiniz.

Sen Aydınlatırsın Geceyi

sen-aydinlatirsin-geceyiOnur Ünlü’nün kendi deyişiyle her yönetmen bir siyah beyaz film çekmesi gerekir ve o da bu hakkını bu filmde kullanmak istemiş. Filmi izleyince iyi ki de yapmış diyorsunuz çünkü siyah beyaz tema filme gerçekten çok ayrı bir hava katmış.

Sen Aydınlatırsın Geceyi filmi gerçekten çok acayip bir film olmuş. Bazı sahnelerde iğreniyorsunuz, iğrenirken gülmekten midenize ağrı giriyor, gülerken hüzünleniyorsunuz, hüzünlenirken şaşırıyorsunuz, şaşırırken bu ne saçmalık diyorsunuz, bu ne saçmalık derken helal olsun nasıl iyi düşünmüş diyorsunuz vs. vs. Yani anlayacağınız film gerçekten şahane olmuş ve bence en iyi filmler yada mutlaka izlenmesi gereken filmler listesinin en tepesinde olması gerekiyor.

Filmin fantastik bir konusu var. Ufak bir kasabada yaşayan herkesin özel güçleri var. İlk başta bunlar süper yetenek gibi görünse de filmi izledikçe aslında bu güçlerin onların laneti olduğunu görüyorsunuz.

Filmin konusu ise çok basit. Bir adam masum fabrika kızı diyebileceğimiz birine aşık oluyor. Evleniyorlar ve birden kız hamile çıkıyor. Adam kadının evlenmeden önce hamile kaldığı öğreniyor. Kadını ölesiye dövüyor. Patronundan olduğunu düşündüğü için patronunu öldürüyor fakat kızın namuslu olduğu ve akrabası tarafından tecavüze uğradığını öğreniyor. Fakat her şey için çok geç oluyor ve kadın onu terk edip uzaklara gidiyor.

Yani klasik Türk filmi konusu diyebiliriz ama Onur Ünlü bu konuyu öyle güzel işlemiş ki ortaya mükemmel bir film çıkmış.
Filmin oyuncu kadrosu ise tamamen Leyla ile Mecnun kadrosu diyebiliriz. Cengiz Bozkurt, Serkan Keskin, Ahmet Mümtaz Taylan, Ali Atay ve diğerleri filmde kısa da olsa yer alıyorlar. Ek olarak bir de Demet Evgar var.

İzlemediyseniz mutlaka izleyin. Başlarda biraz saçma gelebilir yada sanat filmi hissi verebilir fakat zamanla filmi sindirmeye başlayacaksınız ve çok hoşunuza gidecek.

47 Ronin

47 Ronin Japon kültürünü tanıyan herkes 47 Ronin hikayesini kesinlikle bilir. Japon kültürünün en önemli efsanelerinden bir tanesidir. Aslında gerçek bir hikayeleri vardır fakat yaptıkları günümüzde pek gerçeklik hissi uyandırmadığı için efsane olarak anılırlar. Mezarlarını da her yıl bir çok kişi ziyaret eder ve önemli bir turistlik merkezdir. 47 Ronin filmi de işte bu kahramanların hikayesini fantastik bir kurgu ekleyerek beyazperdeye aktarıyor ama film için çok yarım diyebiliriz.

Gerçek bir hikayeyi beyazperdeye aktarırken fantastik öğeler ekleyecekseniz bunu yaparken konunun bütünlüğünü korumanız gerekir. Filmde buna pek özen gösterilmediği kesin.

Filmin diğer kötü yanı da oyunculuk diyebiliriz. Rinko Kikuchi ve Keanu Reeves’in oyunculuğu gerçekten rezalet. Keanu Reeves’in yüzünde his diye birşey kalmamış. Yüzü sürekli aynı ve söylemleri ile davranışlarını onaylayan en ufak bir ifade yok. Böyle olunca karakterin inandırıcılı tamamen yok oluyor. Rinko Kikuchi için de aynı şey geçerli. İçinde bulunduğu karaktere hiç oturmamış ve korkutucu olması gereken cadı yapmacık geliyor insana.

Filmin kurgusu da çok basit tutulmuş diyebiliriz. Samuraylar ormanda terk edilmiş bir çocuk buluyorlar. İblislerin gönderdiğini düşünerek onu öldürmek istiyorlar fakat başları buna izin vermiyor ve himayesine alıyor. Yıllar öylesine geçiyor ve bir gösteri sırasında bu büyümüş olan çocuk samuray kılığında gösteriye katılıyor ve gerçek ortaya çıkıyor. Sonra büyücünün yaptığı büyü ile başları misafiri öldürmeye yelteniyor ve idama mahkum oluyor. Tüm samurayları sürülüyor. Bir yıl aradan sonra samuraylar tekrar toplanıp intikam için geri dönüyorlar. Tabi Keanu Reeves’in canlandırdığı karakterde yenilmez savaşçı olarak karşımıza çıkıyor. Tabi ilk başta nasıl yenildiği belli değil. Önce sonradan savaşmayı öğrendi diyorsunuz ama kılıç almaya gittiğinde aslında ufaklıktan beri böyle olduğunu öğreniyorsunuz. Tabi sonda 47 tanesi kalıyor ve intikamlarını alıyorlar. Fakat Japonya’da intikam yasak olduğu için hepsi idama mahkum oluyorlar.

Bir Gün – One Day

Bir Gün - One DayDavid Nichools’un 2009 yılında yayınlanan Bir Gün romanı bir anda en çok okunan romanlar listesinde yerini almış ve büyük beğeni toplamıştı. Pek uzun zaman geçmeden hemen bir film anlaşması yaptı ve 2011 yılında kitap beyazperdeye uyarlanarak sinema salonlarındaki yerini aldı. Her ne kadar film kitaptaki duyguları tam olarak yansıtamasa da yine de beğeni topladı diyebiliriz. Fakat hikayenin gerçek tadını almak isteyenlere kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Başkarakterleri canlandırması için sempatik güzel Anne Hathaway ile 21 filmi ile tanıdığımız Jim Sturgess ile anlaşıldı. İkili filmde güzel bir uyum gösteriyor diyebiliriz.

Filmde Emma ve Dexter’ın farklı dostluğu ve aşkı anlatılıyor. Film 1988 yılının 15 Temmuz’unda başlıyor ve her yılın 15 Temmuz’unda yaşananlar ile devam ederek günümüze geliyor. Filmde o gün dışında başka bir yok.

15 Temmuz 1988 yılında mezuniyet sonrası ikili bir araya geliyor ve birlikte olmaya hazırlanıyor. Fakat ikisi de işi ağırdan alınca dostane bir şekilde uyumaktan öteye gidemiyorlar. Uyandıklarında zoraki de olsa birlikte zaman geçirmek için dışarı çıkıyorlar ve yeniden birlikte olmayı deniyorlar. Fakat yine bir aksilik çıkıyor ve olmuyor. Böylece iki dost kalmaya karar veriyorlar.

Emma kötü giden bir hayatı uzun yıllar sonra düze çıkartarak ünlü bir yazar oluyor. Dexter ise mükemmel başlayan ve ünlü olmasını sağlayan televizyon programı sunuculuğunda zirveden dibe doğru sürüklüyor ve sonda tamamen batağa saplanıyor.
Yıllar sonra birbirlerine olan aşklarını tamamen dışa vuruyorlar ve bir araya geliyorlar fakat bu kez de kader onları ayırıyor. Hem de çok acı bir şekilde.

Thor: Karanlık Dünya – Thor: The Dark World

thor-karanlik-dunyaThor serisinin ilk filmi benim açımdan beklentilerin oldukça altındaydı. Başı ve sonu dışında oldukça sıkıcı bir filmdi ve Thor’ün tüm yeteneklerini görme imkanımız yoktu. Tüm gücünü çekiçten alan ve o olmadan neredeyse bir hiç olan bir süper kahraman izlemiştik. Serinin ikinci filminde bu biraz değişmiş.

Serinin ikinci filminde bu kez dünya yerine Thor’un krallık sınırları içerisinde bir macera yaşıyoruz. Tabi sonunda kaderde her zaman olduğu gibi yine merkez dünya oluyor ama onun dışında herşey uzayda geçiyor diyebiliriz.
Krallığın acımasız düşmanı sonunda uzun süreli uykusundan uyanıyor ve yıllar önce gerçekleştiremediği planını tekrar uygulamaya koyuluyor. Tabi bunun için Thor’un sevgilisinin bedenine gizlenen gücü çıkartması gerekiyor. Thor da sevgilisini krallığa getiriyor. Bunun üzerine karanlıkların efendisi Krallığa saldırıyor ve tüm evreni koruyan kırallık bir saldırı ile yerle bir oluyor. Kraliçe ölüyor.

Bunun üzerine Thor ve kardeşi Loki intikam almak için onun peşine düşüyor fakat savaşı kaybediyorlar. Malekith istediği güce kavuşuyor ve tüm evrene hüküm sürmek için dünyaya geliyor. Burada yine bilim adamlarının yardımı ile Thor kötü adamları durduruyor.

Film genel olarak güzel olmuş fakat senaryodaki tutarsızlıklar konunun çok saçma gelmesine neden oluyor. Dediğim gibi yıllardır uyuyan ve hemen hemen tüm gücünü yitirmiş bir kötülük tüm evreni koruyan krallığa dalıyor ve kraliçeyi öldürüyor. İnsan ister istemez kendilerini koruyamıyorlar evreni nasıl korumuşlar diye sormadan edemiyor.

The Wolverine

wolverineHugh Jackman X-Men serisindeki Wolverine karakteri ile gerçekten büyük bir patlama yaptı. Karakter ile o kadar bütünleşti ki artık kimse farklı bir oyuncunun bu karakteri canlandırabileceğini düşünmüyor. Dahası izleyenler karakteri gerçekten çok benimsedi. Yapımcılar da bunu gördü ve X-Men serisinden ayrı olarak yeni Wolverine filmleri çekmeye devam ediyorlar. Wolverine’nin geçmişine gittiğimiz ilk film gerçekten güzeldi fakat filmin daha montaj sırasında korsanının internete düşmesi ile oldukça fazla bir kaybı oldu. Sanırım bu kayıptan olsa gerek yapımcılar bu kez filmin kalitesinden daha çok karı yüksek tutacak bir yapıma odaklanmışlar. Bu yüzden de Wolverine’i ilginç olur diye samurayların içine göndermişler.

Film yine Wolverine’nin geçmişi ile başlıyor ve Japonya’ya atılan atom bombasında Wolverine de orada yer alıyor. Bir Japon askeri bombadan koruyor ve hayatta kalmasını sağlıyor. Yıllar sonra bu Japon asker çok zengin oluyor ve ölüm döşeğinde iken Wolverine’e minnetini sunmak istiyor. Ona çok istediği normal bir insan gibi ölümlü olmayı vadediyor. Tabi Wolverine bunun imkansız olduğunu düşündüğü için reddediyor ve adam ölüyor. Adam ölünce mirasını torununa bıraktığı için torunu öldürülmeye çalışılıyor ve Wolverine kızı kurtarıyor. Kurtarırken de yaralanıyor ve yarası bu kez iyileşmiyor. İlk kez ölüm ile bu kadar yüz yüze olan Wolverine kızı korumaya devam ediyor fakat gün geçtikçe ölümlü olmaya başlıyor.

Sonunda sorunun ne olduğunu öğreniyor ve kalbindeki şeyi söküp atıyor. Bunu yaparken ilk filmde olduğu gibi tekrar ölüyor diyebiliriz ve yine hayata geri dönüyor. Tabi ölümsüz ve her şeyi kesen pençeleri olunca kızı kaçıranların başı büyük belaya giriyor ama orada Wolverine’i de bir sürpriz bekliyor.

Şub 21, 2014 | Genel
Kelimeler: ,