47 Ronin

47 Ronin Japon kültürünü tanıyan herkes 47 Ronin hikayesini kesinlikle bilir. Japon kültürünün en önemli efsanelerinden bir tanesidir. Aslında gerçek bir hikayeleri vardır fakat yaptıkları günümüzde pek gerçeklik hissi uyandırmadığı için efsane olarak anılırlar. Mezarlarını da her yıl bir çok kişi ziyaret eder ve önemli bir turistlik merkezdir. 47 Ronin filmi de işte bu kahramanların hikayesini fantastik bir kurgu ekleyerek beyazperdeye aktarıyor ama film için çok yarım diyebiliriz.

Gerçek bir hikayeyi beyazperdeye aktarırken fantastik öğeler ekleyecekseniz bunu yaparken konunun bütünlüğünü korumanız gerekir. Filmde buna pek özen gösterilmediği kesin.

Filmin diğer kötü yanı da oyunculuk diyebiliriz. Rinko Kikuchi ve Keanu Reeves’in oyunculuğu gerçekten rezalet. Keanu Reeves’in yüzünde his diye birşey kalmamış. Yüzü sürekli aynı ve söylemleri ile davranışlarını onaylayan en ufak bir ifade yok. Böyle olunca karakterin inandırıcılı tamamen yok oluyor. Rinko Kikuchi için de aynı şey geçerli. İçinde bulunduğu karaktere hiç oturmamış ve korkutucu olması gereken cadı yapmacık geliyor insana.

Filmin kurgusu da çok basit tutulmuş diyebiliriz. Samuraylar ormanda terk edilmiş bir çocuk buluyorlar. İblislerin gönderdiğini düşünerek onu öldürmek istiyorlar fakat başları buna izin vermiyor ve himayesine alıyor. Yıllar öylesine geçiyor ve bir gösteri sırasında bu büyümüş olan çocuk samuray kılığında gösteriye katılıyor ve gerçek ortaya çıkıyor. Sonra büyücünün yaptığı büyü ile başları misafiri öldürmeye yelteniyor ve idama mahkum oluyor. Tüm samurayları sürülüyor. Bir yıl aradan sonra samuraylar tekrar toplanıp intikam için geri dönüyorlar. Tabi Keanu Reeves’in canlandırdığı karakterde yenilmez savaşçı olarak karşımıza çıkıyor. Tabi ilk başta nasıl yenildiği belli değil. Önce sonradan savaşmayı öğrendi diyorsunuz ama kılıç almaya gittiğinde aslında ufaklıktan beri böyle olduğunu öğreniyorsunuz. Tabi sonda 47 tanesi kalıyor ve intikamlarını alıyorlar. Fakat Japonya’da intikam yasak olduğu için hepsi idama mahkum oluyorlar.

Bir Gün – One Day

Bir Gün - One DayDavid Nichools’un 2009 yılında yayınlanan Bir Gün romanı bir anda en çok okunan romanlar listesinde yerini almış ve büyük beğeni toplamıştı. Pek uzun zaman geçmeden hemen bir film anlaşması yaptı ve 2011 yılında kitap beyazperdeye uyarlanarak sinema salonlarındaki yerini aldı. Her ne kadar film kitaptaki duyguları tam olarak yansıtamasa da yine de beğeni topladı diyebiliriz. Fakat hikayenin gerçek tadını almak isteyenlere kitabı okumalarını tavsiye ederim.

Başkarakterleri canlandırması için sempatik güzel Anne Hathaway ile 21 filmi ile tanıdığımız Jim Sturgess ile anlaşıldı. İkili filmde güzel bir uyum gösteriyor diyebiliriz.

Filmde Emma ve Dexter’ın farklı dostluğu ve aşkı anlatılıyor. Film 1988 yılının 15 Temmuz’unda başlıyor ve her yılın 15 Temmuz’unda yaşananlar ile devam ederek günümüze geliyor. Filmde o gün dışında başka bir yok.

15 Temmuz 1988 yılında mezuniyet sonrası ikili bir araya geliyor ve birlikte olmaya hazırlanıyor. Fakat ikisi de işi ağırdan alınca dostane bir şekilde uyumaktan öteye gidemiyorlar. Uyandıklarında zoraki de olsa birlikte zaman geçirmek için dışarı çıkıyorlar ve yeniden birlikte olmayı deniyorlar. Fakat yine bir aksilik çıkıyor ve olmuyor. Böylece iki dost kalmaya karar veriyorlar.

Emma kötü giden bir hayatı uzun yıllar sonra düze çıkartarak ünlü bir yazar oluyor. Dexter ise mükemmel başlayan ve ünlü olmasını sağlayan televizyon programı sunuculuğunda zirveden dibe doğru sürüklüyor ve sonda tamamen batağa saplanıyor.
Yıllar sonra birbirlerine olan aşklarını tamamen dışa vuruyorlar ve bir araya geliyorlar fakat bu kez de kader onları ayırıyor. Hem de çok acı bir şekilde.

Thor: Karanlık Dünya – Thor: The Dark World

thor-karanlik-dunyaThor serisinin ilk filmi benim açımdan beklentilerin oldukça altındaydı. Başı ve sonu dışında oldukça sıkıcı bir filmdi ve Thor’ün tüm yeteneklerini görme imkanımız yoktu. Tüm gücünü çekiçten alan ve o olmadan neredeyse bir hiç olan bir süper kahraman izlemiştik. Serinin ikinci filminde bu biraz değişmiş.

Serinin ikinci filminde bu kez dünya yerine Thor’un krallık sınırları içerisinde bir macera yaşıyoruz. Tabi sonunda kaderde her zaman olduğu gibi yine merkez dünya oluyor ama onun dışında herşey uzayda geçiyor diyebiliriz.
Krallığın acımasız düşmanı sonunda uzun süreli uykusundan uyanıyor ve yıllar önce gerçekleştiremediği planını tekrar uygulamaya koyuluyor. Tabi bunun için Thor’un sevgilisinin bedenine gizlenen gücü çıkartması gerekiyor. Thor da sevgilisini krallığa getiriyor. Bunun üzerine karanlıkların efendisi Krallığa saldırıyor ve tüm evreni koruyan kırallık bir saldırı ile yerle bir oluyor. Kraliçe ölüyor.

Bunun üzerine Thor ve kardeşi Loki intikam almak için onun peşine düşüyor fakat savaşı kaybediyorlar. Malekith istediği güce kavuşuyor ve tüm evrene hüküm sürmek için dünyaya geliyor. Burada yine bilim adamlarının yardımı ile Thor kötü adamları durduruyor.

Film genel olarak güzel olmuş fakat senaryodaki tutarsızlıklar konunun çok saçma gelmesine neden oluyor. Dediğim gibi yıllardır uyuyan ve hemen hemen tüm gücünü yitirmiş bir kötülük tüm evreni koruyan krallığa dalıyor ve kraliçeyi öldürüyor. İnsan ister istemez kendilerini koruyamıyorlar evreni nasıl korumuşlar diye sormadan edemiyor.

The Wolverine

wolverineHugh Jackman X-Men serisindeki Wolverine karakteri ile gerçekten büyük bir patlama yaptı. Karakter ile o kadar bütünleşti ki artık kimse farklı bir oyuncunun bu karakteri canlandırabileceğini düşünmüyor. Dahası izleyenler karakteri gerçekten çok benimsedi. Yapımcılar da bunu gördü ve X-Men serisinden ayrı olarak yeni Wolverine filmleri çekmeye devam ediyorlar. Wolverine’nin geçmişine gittiğimiz ilk film gerçekten güzeldi fakat filmin daha montaj sırasında korsanının internete düşmesi ile oldukça fazla bir kaybı oldu. Sanırım bu kayıptan olsa gerek yapımcılar bu kez filmin kalitesinden daha çok karı yüksek tutacak bir yapıma odaklanmışlar. Bu yüzden de Wolverine’i ilginç olur diye samurayların içine göndermişler.

Film yine Wolverine’nin geçmişi ile başlıyor ve Japonya’ya atılan atom bombasında Wolverine de orada yer alıyor. Bir Japon askeri bombadan koruyor ve hayatta kalmasını sağlıyor. Yıllar sonra bu Japon asker çok zengin oluyor ve ölüm döşeğinde iken Wolverine’e minnetini sunmak istiyor. Ona çok istediği normal bir insan gibi ölümlü olmayı vadediyor. Tabi Wolverine bunun imkansız olduğunu düşündüğü için reddediyor ve adam ölüyor. Adam ölünce mirasını torununa bıraktığı için torunu öldürülmeye çalışılıyor ve Wolverine kızı kurtarıyor. Kurtarırken de yaralanıyor ve yarası bu kez iyileşmiyor. İlk kez ölüm ile bu kadar yüz yüze olan Wolverine kızı korumaya devam ediyor fakat gün geçtikçe ölümlü olmaya başlıyor.

Sonunda sorunun ne olduğunu öğreniyor ve kalbindeki şeyi söküp atıyor. Bunu yaparken ilk filmde olduğu gibi tekrar ölüyor diyebiliriz ve yine hayata geri dönüyor. Tabi ölümsüz ve her şeyi kesen pençeleri olunca kızı kaçıranların başı büyük belaya giriyor ama orada Wolverine’i de bir sürpriz bekliyor.

Şub 21, 2014 | Genel
Kelimeler: ,

Köfte Yağmuru 2

kofte-yagmuru-2Seri haline getirilmesine en fazla şaşırdığım filmlerden bir tanesi Köfte Yağmuru filmi. Serinin ilk filmi pek güzel değildi. Çok uydurma bir film yapmışlar diye düşünmüştüm. İzleyenlerden de pek yüksek puan alamamıştı ama nedense serinin ikinci filmini de yapmışlar. Gişe hasılatına bakınca da bildikleri bir şey varmış diyor insan.

Serinin ilk filminde kendini bilime adayan ama sürekli hayal kırıklığı yaratan bir bilim adamının suyu yemeğe çeviren icadı yüzünden başına gelenler anlatılıyordu. İşler kontrolden çıkınca icadını yok etmişti ama serinin ikinci filminde görüyoruz ki icadı yok olmamış ve çalışmaya devam ediyor.

Tabi böyle bir icadı başka emeller için kullanmayı düşünenler adayı boşaltıyor ve çalışmaya başlıyorlar. Kahramanımız ve çevredeki herkes de şehre taşınıyor. Sonra adada işler kontrolden çıkıyor ve kahramanımız sorunu çözmek için adaya geri dönüyor. Fakat icadı bu kez yemek yapmak yerine yemekten hayvanlar yaratmaya başlıyor. Hamburgerden bir örümcek de buna güzel örnek.

Tabi böyle olunca kahramanımızın işi de oldukça zor oluyor. Fakat bu hayvanları tanıdıkça aslında kötü olanın onlar olmadığını anlıyor.

Köfte Yağmuru 2 filmi serinin ilk filmi gibi pek komik değil. Çilek dışında pek sempatik karakter de yok. Ama genel olarak izleyenlerin beğenisini kazanmış.

Şub 5, 2014 | Animasyon
Kelimeler:

Karlar Ülkesi – Frozen

Karlar Ülkesi - FrozenHer yeni yıl yaklaşırken yeni yılı anlatan filmler vizyona girmeye başlar. Bunlardan biri de mutlaka animasyon filmi olur. Bu sene de aynı şey oldu ama vizyona giren animasyon filmi yeni yılı anlatmak yerine sadece kışı anlattı ve küçüklere yeni prensesler kazandırdı diyebiliriz.

Karlar ülkesi 2003 yılının sonunda vizyona girdi ve gişede büyük bir hasılat elde etti. En son baktığımda 350 milyon dolar civarında bir gişe hasılatı vardı. Bunun başlıca nedeni filmin güzel olması. Zaten izleyenlerin de büyük beğenisini topladı. Bu yüzden seri haline geleceği kesin gibi. Özellikle kardan adam olan Olaf karakteri üzerine daha fazla yoğunlaşılacağı kesin.

Film iki prenses kardeşin oyun oynaması ile başlıyor. Bunlardan bir tanesinin bir laneti yada yeteneği var ve anında buz oluşturabiliyor. Bir kaza sonrası kardeşini yaralıyor ve neredeyse öldürüyor. Bunun üzerine ailesi onu bir odaya kapatıyor ve herkesten uzak tutuyor. Yıllar geçiyor, kral ve kraliçe ölüyor ve büyük kardeşin taç giyme zamanı geliyor. Yıllardır kapalı kaldığı odasından çıkıyor ve töreni hemen bitirip uzaklaşmak istiyor fakat onu çok özleyen küçük kız kardeşi daha yeni tanıştığı bir prens ile evlenmek isteyince aralarında sorun çıkıyor ve istemeden de olsa gücünü kullanmak zorunda kalıyor. Herkes bunu görüyor ve onun cadı olduğunu düşünüyor. Bunun üzerine prenses kaçmaya karar veriyor fakat gücü o kadar fazladır ki tüm krallığı buz kaplıyor ve yazın ortasında kara kış geliyor.

Prensesin ufak kardeşi olayı düzeltmek için onun peşinde gidiyor ve ona bir buz ustası ile sevimli bir kardan adam eşlik ediyor. Tabi tek çözümün prensesi öldürmek olduğunu düşünenler onun peşinden gidiyor. Prenses yine yanlışlıkla kardeşinin kalbini donduruyor. Buz tutmuş bir kalbide ancak aşk eritir diye onu evlenmek istediği prensinin yanına getiriyorlar. Buz prensesi de yakalanıyor ve şatoya geri getiriliyor.

Filmin bundan sonrası sürprizlerle dolu. Tabi her Disney filminde olduğu gibi film yine mutlu son ile bitiyor ama şaşırtıcı bir şekilde bitiyor diyebiliriz.

Oca 29, 2014 | Animasyon, Fantastik, Müzikal
Kelimeler:

Genç Çıraklar – The Internship

Genç Çıraklar - The InternshipShawn Levy genç yaşına rağmen kaliteli filmlere imza atmış bir yönetmen. Adını özellikle Müzede Bir Gece serisi ile duyurdu ve bundan sonra da kaliteli filmlere imza atmaya devam etti. En son filmi olan Genç Çıraklar filmi de yine izleyenlere güzel bir komedi filmi sunuyor.

Komedi filmleri denince akla gelen isimlerden olan Vince Vaughn ve Owen Wilson’un başrollerinde yer aldığı filmde kariyerleri boyunca kendilerini hiç geliştirmeyen ve çalıştıkları şirket kapandığında kendileri yokluk içinde bulan iki arkadaşın Google’a girme çalışmaları anlatılıyor.

Bilindiği üzere Google çalışılmak istenen şirketler listesinde sürekli bir numara ve aynı zamanda en zor işe girilen şirketlerden bir tanesi. Özellikle teknoloji alanında iyi değilseniz yada mühendis değilseniz işiniz daha da zordur. Bizim ikili de adeta bilgisayarın B’sinden haberleri yoktur ama bir anlık arzu ile Google’un yaz stajına başvururlar. Başvuru için mülakata girdiklerinde de satış uzmanı yeteneklerini konuşturarak daha doğrusu laf salatası yaparak karşılarındakileri etkilemeye çalışırlar. Tabi başarılı olamazlar ve komisyondaki herkes direkt olarak isimlerini çizer. Fakat aralarından bir kişi çıkar ve Google’un farklı seslere ihtiyacı olduğunu söyler ve onların kabul edilmesini ister. İstediği de olur ve ikili Google’un yaz stajına kabul edilir.

Fakat kabul edilmekten daha zor olan orada başarılı olabilmektir. Gruplar kurulur ama kimse bu işe yaramaz yaşlıları istemez. Arta kalanlar ile bir grup oluştururlar ve mücadeleye başlarlar. Tabi sürekli de başarısız olmaya devam ederler. Fakat onları farklı yapan bir huşuz vardır. Onlar tamamen farklıdır ve her şeye farklı şekilde bakmayı bilirler. Dahası tam bir takım olurlar ve bu da onları bir adım öteye götürmeye yeter.

Oca 17, 2014 | Komedi

Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları

Hobbit: Smaug'un Çorak TopraklarıHobbit gibi üçlemelerde serinin en kötü filmi her zaman ikincisi olur. Hobbit serisinin Smaug’un Çorak Toprakları da serinin en kötü filmi olmaya aday. Tabi serinin üçüncü filmini bilemeyiz ama Peter Jackson gibi bir ustanın mükemmel bir final yapacağı düşüncesi ile bu kanıya varmak mümkün.

Hobbit 2 filmi tam anlamıyla geçiş filmi olmuş. Dağa doğru yolculuk ikinci filmde devam ediyor. Orklardan kaçan cüceler bu kez orman elfleri tarafından tutsak ediliyorlar. Zaten Yüzlüklerin Efendisi serisinin karizmatik elfi Legolas karakteri bu şekilde seriye dahil oluyor. Yine Bilbo’nun yardımı ile Elflerden kurtuluyorlar, elflerin yardımı ile de Orklardan ve dağa en sonunda ulaşıyorlar.

Bu sırada Gandalf ekipten ayrılıyor. Kara büyücünün gizlendiği yere gidiyor ve gizemini ortadan kaldırıyor. Fakat bunun için onunla savaşması gerekiyor ve Yüzlüklerin Efendisi’ndeki gözü serinin ikinci filminde görüyoruz. Kazanan tabi ki kara büyücü oluyor ve Gandalf’ı tutsak ediyor. Serinin son filminde bunun sonucunu da göreceğiz gibi görünüyor.

Cüceler dağa vardıklarında Bilbo içeri giriyor ve sonunda o meşhur ejderhayı görüyoruz. Bilbo ile ejderha uzun bir sohbete dalıyorlar. Filmin sıkıcı ve kötü tarafı da burası zaten. Uzun sohbet cücelerin devreye girmesi ile bitiyor ve aksiyon kısmı geri dönüyor. Dağın içinde cüceler ile ejderhanın mücadelesi gayet güzel. Ta ki ejderha dağı terk edip dağ kenarındaki kasabaya yönelene kadar. Film de zaten burada sona eriyor.

Serinin ikinci filminde üçüncü filme dair ip uçları bulmak mümkün. Örneğin ejderhanın nasıl öldürüleceği gibi. Dahası serinin son filminde elfler ile orklar arasında bir savaş olacağı kesin gibi. Tabü cüceler ve kasaba sakinleri ile ejderha ve Gandalf ile göz arasındaki savaş da bizi bekliyor olacak.

Açlık Oyunları: Ateşi Yakalamak

Açlık Oyunları: Ateşi YakalamakSanırım Suzanne Collins’in kitaplarını okumayan kalmamıştır. Mükemmel bir seri oluşturduğu kesin. Böyle olunca da serinin hemen filmleri yapılmaya başlandı. İlk film gerçekten güzeldi fakat kitaptaki duyguları tam yansıtamıyordu. Sanırım o yüzden ikinci filmde yönetmen ve senaristler değişti. Serinin ikinci kitabı olan Ateşi Yakalamak serinin en güzel kitabı. Böyle olunca filmi de büyük merak uyandırıyordu. Uzun bekleyiş sona erdi ve film vizyona girdi.

Filmin kadrosunda yönetmen ve senaristler dışında bir değişiklik yok. Jennifer Lawrence yine mükemmel iş çıkartıyor. Fakat kaliteyi arttıran yan rollerdeki isimler. Özellikle Woody Harrelson ve Elizabeth Banks harika ötesi. Stanley Tucci’yi de unutmamak gerek.

Filmin oyunlara kadar olan kısmı biraz sıkıcı. Zafer turları, yavaş yavaş baş gösteren ayaklanmalar vs. Sonra 75. Açlık Oyunları ve tamamen kazananlardan oluşan bir ekip. Böyle olunca işler daha da kızışıyor tabi. Sonrasında oyunlar başlıyor ve heyecan doruğa çıkıyor. Sonu ise mükemmel.

Yeni karakterler kitaptaki karakterlere baya uymuş. Yapımcılar kaliteyi bozmamak için elinden geleni yapıyorlar fakat serinin üçüncü kitabı iki film olarak beyazperdeye gelecek. Aynı hatayı Alacakaranlık serisinde görmüştük. Yapımcılar para hırsı ile mükemmel seriyi berbat etmişlerdi. Büyük eleştiri aldılar ama sonuçta ceplerini doldurdular. Şimdi aynı son Açlık Oyunları’nada mı olacak merak ediyoruz tabi. Umarım aynı hatayı yapmaz. Fakat serinin üçüncü kitabı uzatılabilecek ve sonu değiştirilebilecek bir kitap. Hep birlikte ne olacak göreceğiz.

Red 2

Red 2Serinin ilk filmi çok güzeldi ve zaten filmi izlediğiniz anda seri haline getirilip ikincisinin çekileceğini tahmin edebiliyorsunuz. Aksiyon, komedi, mükemmel oyunculuk vs herşeyi içinde barındıran bir filmdi. Şimdi hemen hemen aynı kadro yeni kaliteli isimler ile tekrar geldi.

Filmde yine Bruce Willis, John Malkovich, Mary Louise Parker, Helen Mirren var. Onlara ek olarak ise Anthony Hopkins, Byrung Hun Lee, Catherine Zeta Jones ve Neal McDonough eklenmiş. Özellikle Anthony Hopkins ve Catherine Zeta Jones mükemmel. Catherine Zeta Jones’un sahnelerinin kısa tutulması biraz kötü olmuş. Byung Hun Lee’nin karakteri ise çok abartılmış.

Frank ve Sarah mutlu mesut yaşarken ziyaretlerine Marvin geliyor. Tehlikenin yaklaştığını haber veriyor fakat Frank onu pek dikkate almıyor. Tabi gözünün önünde havaya uçunca biraz şüpheleniyor. Onu öldürmeye geldiklerinde işin farkına varıyor fakat biraz geç oluyor. Bu sırada Marvin çıkıp geliyor ve onu kurtarıyor.

İnternete sızan bir bilgi nedeni ile hem CIA hem de MI6 onların peşine düşüyor. CIA dünyanın en iyi suikastçisi olan Han’ı kiralıyor. MI6 ise Frank’in yakın arkadaşı olan Victoria’yı. İnternette sızan bilgilerde bir kitle imha silahının Moskova’da gizlendiği belirtiyor. Silahı yapan kişi ise öldü sanılırken halen hayatta. Frank ve arkadaşları onu bulmaya çalışıyorlar ve bulduklarında aklını yitirmiş biri karşılarına çıkıyor. Bir taraftan peşlerindeki suikastçiler ile uğraşırken bir taraftan da aklını yitirmiş silah uzmanı ile ilgilenmek zorunda kalırlar.

Filmin sonu pek şaşırtıcı değil. Hatta en kötü adamı tahmin etmekte pek zorlanmıyorsunuz. Filmin en sonu ise çok saçma. Hollywood birini süper zeka gibi gösterip sonra süper salak bir hata yaptığını göstermesi biraz senaristlerin acizliği diyebiliriz. Yine de film gerçekten çok eğlenceli. İlk filmden farkı pek yok diyebiliriz. Yine şahane sahneler var, izlerken eğleniyorsunuz, dünyayı dolaşıyorsunuz, ajanların birbirlerini avlamalarını izliyorsunuz ve güzel vakit geçiriyorsunuz.